Ruslar, Ermeniler, Laikler...
“Kavgam karanlığa, güneş adına”
Avurtları çökmüş, değirmi sakalı ak pak olmuş,
bağdaş kurmuş Ural’ın kenarına. Sıvamış kollarını, daldırmış dirseğini,
steplerden gelen suya.
Zirveyi kesen sisi
seyre dalmış, kardelenlerin açtığı eteklerde güneşi sağına alarak yönünü tayin
etmiş, gün akşam olmadan yola düşmüştü.
Stalin’in Lenin’den
aldığı ders, acı ekmiş, elem biçmişti. Ahıska’dan karga tulumba düşerken
yollara, yokluk yoksulluk belini kırmış…
Ana Yurt’a saldığı
mektuplar, ‘bir gammazın kuyruk sallaması’yla yüzüne çarpılmış… Karakolda,
“Demek sensin, bizi elaleme kepaze eden!” tepkisiyle kürek cezasına layık
görülmüş….
Güçten düşünce, “Ne
hayır gelir bundan!” ironisiyle ‘yalın ayak, başı kabak’ yol vermişlerdi.
……………..
Karın tokluğuna
kaldırdığı ekinini kağnıya yükler, nöbet noktasında irsaliyeye ‘parmak basar’,
devrimin çocuklarına teslim eder…
Karneyle aldığı beş
ekmek, iki paket tahin, yağsız peynir, pörsümüş zeytin, küf tutmuş yufka, beş
on yumurta… ile evine döner,
“Allah kahretsin
bunları, ‘Devrim devrim!’ diye, sömürdüler iliğimizi. ‘Evrim evrim!’ diye
yıktılar hanemizi! Bu karanlık gecenin yok mu sabahı!” sitayişiyle kanatlı
kapıdan hayat’a adım atardı.
Güney batıya yönelir,
iki elini baş hizasından, keskin bir hareketle arkaya iter, “En Büyük Sensin!”
derdi.
“Sensin alemleri Var
Eden, kurda kuşa Can Veren!”
……………
Sibirya Radyosu, ancak
cam kenarında çeker, dağa takılan sinyallerden azad olurdu. “Bir gün!” diyordu,
“Bir gün! Döneceğiz bir gün!”
“Nereye dede?”
“Çekim merkezine,
Anadolu’ya. Bir gün, geldiğimiz yoldan döneceğiz.
İki saatte derdest
edilip, götürebildiğimizi trenlere koyup, aylarca çileyi yol eylediğimiz, acıyı
bal eylediğimiz topraklara döneceğiz.
Döneceğiz, bir ah’ım
var ki, yerde kalmayacak. Yüz yirmi bin gardaşım, kız kızan, uşak devşek…
kırıldık ovalarda, yaylalarda.
Son duasını ederken
ninem, ‘Kut’ul Amare, Kut’ul Amare!’ derdi. Lavrens, Hicaz’da vicdanları
kanatırken, babasını vermiş çöllerde şehadete koşarken…
…………..
“Ya arşivler, bugün
Yirmi Dört Nisan!”
“Zannediyor musun ki,
bir gün açacaklar arşivleri? Hiç bekleme! ‘Suç bizde kalsın!’ diyerek sineye
çekerler, hiç olmamış Ermeni Soykırımı’nı.
Yeter ki sarsılmasın
‘yenilenmiş beyinlerin genç devrime inancı(!)’
Lakin çıkarsa evrak
balyalarında, İttihatçı’nın dindaş kıyımı… Çıkarsa Sarıkamış, On İki Ada,
Sakarya… ‘Dokunulmazlara dokunur’ Anadolu basını.
“Bu işi tarihçilere
bırakalım!” Kocaman bir yalandır. Anadolu’nun çektiği, gözyaşı ve kandır.
“Aç öyleyse, temize
çık!” dense, cevabı yamandır:
“Yapamam! Kahramanlar
hain, hainler kahramandır!”
…………..
“Ya, Anadolu’ya
yolladığın mektuplar…?”
“Posof’ta kraldan çok
kralcılar vardı. ‘Yoldaşa selam, ihanete devam(!)
‘Görülmüştür’ü basardı,
sarı zarfın üstüne, ‘Sakıncalı’yı vururdu mühürün sol böğrüne.
Eşşek sudan gelinceye
kadar yerdik köteği. Lakin gelmezdi eşşek sudan, suya kanardı günlerce. Işık
huzmesi, ebemkuşağı gibi dolardı hücreye.
Rutubet kokan duvarda
teyemmüm alır, derdim: ‘Yönüm kıbleye, kıblem Kabe’ye!’ Sevdam, Şehirlerin
Anası’na, duam Yaradan’a!
“Hiç haber alamadın mı
Anadolu’dan?”
“Aldım. Okula yeni
yazılmıştım. Moskovalı müdürün keyfine diyecek yoktu:
‘Bizimkiler, başvekille
iki adamını astılar, bu sabah.
Son umudu da yok
ettiler, elleriyle. Enstitü’ye rakip, çift minareli okulları peyda etti,
Anadolu’da, Menderes. Oh olsun! Bu, milyonlara ders!”
Sinirimden etimi
kopardım, saçımı yoldum, terk ettim sınıfı. Hala kulaklarım zonkluyordu.
‘Bizimkiler… enstitü... çift minareli okul…’
Bizi bizden iyi
tanıyordu Moskovalı. ’Enternasyonal’di adı.
Her derste muhakkak laf
vururdu.
“Böl, parçala, yut!”
derdi. “Kırdırıyoruz, sizi birbirinize. Sol bizden, sağ’da…. İnandınız
yıllarca…
Altı Ok, anlatırken
Darvin’i, bozkırlarda… Yeni yetmeler türedi, ‘Yaratılış’ dediler, verdiler
kavgasını salonlarda.”
……………
Lise’de Evrim dersi,
“Maymundan geldi insan!”
Dayanamadım, dedim:
“Memnun oldum tanıştığımıza, ben de insan!”
Aldım tasdiknameyi,
astım duvara. “Gurban olduğum Mevla’m, Sen ver mükafatımı!”
……………
Meğer aynı gözle
bakarmış,’iyi haber alan kaynaklar’, Muğla’dan Urallar’a…
Ne vakit yapsak, derme
çatma bir mihrap; gelir bir uzak ilden, bulandırır dimağı.
“Senle biz aynı soydan
değil miyiz? Nereye kadar husumet!”
“Ben Kutsal’ı terk
ettim, sen de beni terk et!”
……………..
İçten yedik darbeyi.
Sonra duyduk Azeri,
kucak açmış bizlere. El ele verdik beraber, sonra duyduk şairden: ‘Geber çelik
put geber!’
Hazırlıklar tamamdı,
döneceğiz ne çare! Bir de duymayalım mı, yönetenler biçare!
Döndük geri evimize,
bir de çıktı Hadise! Kirletmişti onuru, yoktu üstünde elbise!
İyisi mi sen kal burda,
yeryüzü bir vatandır. Sibirya’nın kardeşi Konya ile Van’dır!
Tarık Sezai KARATEPE