Modern zaman heybesi
Pendik
merkezdeki birkaç işimi halletmek için çarşıda dolaşıyorum. Buraya her
geldiğimde lise yıllarıma dair birçok hatıra zihnimde sökün eder. Yine öyle, an
ve hatıralar arasında karmaşık bir zihinle geziniyorum. Sağ elim, çantamın
askısının toka ile çantaya tutunduğu yerde, bir tuhaflık fark ediyor. Enine
durması gereken dikdörtgen biçimli toka, dikine duruyor. Düzeltiyorum ama
nafile...
Askının
tokaya tutunan kısmı buruşmuş, düzeltiyorum, yine olmuyor. Dikkatle inceleyince
tokanın alt kenarını içine alan tutamağın yırtıldığını, neredeyse kopmak üzere
olduğunu fark ediyorum. Çantanın diğer kulpuna bakıyorum. Orası da yırtılmaya
başlamış, diğer tarafa göre daha hafif...
Hatboyu
Caddesi'nden Çarşı Camii'ne inen sokağın ucundaki kundura, çanta vesaire eşya tamir
eden dükkân aklıma geliyor. Zaten evvelce çantamın orada tedavi görmüşlüğü
vardı. Oraya yöneldim, geçtiğim yerler zihnime türlü hatıraları çağırıyor.
Sağ kol üzerinde “Alper Kitabevi” var. Lise yıllarımda buraya
gelirdik, sahibi Yaşar Ağabey bizi laf kalabalığına boğar, her elimizi
attığımız kitapla ilgili, kitabı okuduğundan kuşkuya düşüren, yorumlar yapardı.
Dükkânın içi haddinden fazla kitap doluydu ve intizamsızlığından, biraz evvel
deprem olmuş görünümü arz ederdi. Arka kısmında zemini halı kaplı bir bölüm
vardı. Bazen bizi oraya davet edip çay ikram eder hatta videodan film izletir
ya da konferans dinletirdi. O yıllarda video konferanslar çok revaçtaydı. Yaşar
Ağabey bir defasında “Şunu da al, bunu da tavsiye ederim.”
diyerek kucağıma bir dünya kitap yığmıştı. Hâlbuki ben o zamanlar
kitapçılardaki kitaplarla daha çok bakışma düzeyinde ilgilenebiliyordum, alacak
param pek olmazdı. Okumak için okulun kütüphanesine ya da başka kitap bulunan
mekânlara rağbet ederdim. Ben bunları alamam, param yok dediysem de Yaşar
ağabey “Taksitle ödersin.” diyerek bana bir kucak kitap sattı.
Naçar, kitapları alıp eve götürdüm, on gün kadar misafir ettikten sonra geri
getirdim. “Ödeyemiyorum.” diyerek Yaşar ağabeye teslim ettim.
Morali çok bozulmuştu.
Bir
de “Elif Kitabevi” vardı. Çarşı Camii’nin batı tarafındaki Mahir
Çelebi İş Merkezinde, ikinci kattaydı. Oraya gider, kitapları bir zaman süzer,
karıştırırdık. Nadiren cebimizde birazcık para varsa ince ve ucuz olanından bir
kitap alırdık. Elif Kitabevi’nin sahibi Mithat ağabey de bize aşina olmuştu.
Biz çoğu zaman boş girip çıkıyor olsak da, o da bize kitap satma azminden
vazgeçmezdi. Bir seferinde beni gaza getirip mehter marşları kaseti satmıştı.
“Elif
Kitabevi” çoktan havlu atmış, “Alper Kitabevi” duruyor
ama geçerken gördüğüme göre hac malzemeleri ve hediyelik eşya satan bir dükkâna
dönüşmüş, kitaplar elini eteğini toplamış. Dükkânın önünde bir kalabalık var,
ortalarında birisi duruyor, Yaşar Alper'in oğlu olmalı. Sanki Yaşar ağabey
küçülmüş yeniden büyüyor. Hani bir ağacı budarsınız da tekrar büyür serpilir
ya, öyle bir manzaraydı gördüğüm. İnsanoğlundaki bu tuhaf devridaim çok
dikkatimi çeker nedense. Saki Yaşar ağabey yenilenerek dükkâna dönmüştü. Yoksa
hayat bir devridaimden, biteviye bir tekrardan mı ibaret idi?
Zihnim
geçmişe doğru yol alırken camiye varmadan sol kol üzerinde, sondan ikinci
dükkânın önüne varıyorum. Burası ben lise talebesiyken de var olan küçük ve
hareketli bir dükkândı. İlk gençlik yıllarımda, burada, altı kösele
iskarpinimin, tabanlarımı yaralayan çivilerini söktürüp yenilerini
çaktırmışlığım ve yırtıklarına/söküklerine dikiş attırmışlığım vardı.
Yıllar
geçti, ben elliye dayadığım merdivenin son basamağına geldim. Ancak bu dükkân
yerli yerinde ve sanki 1990 yılında ilk gördüğüm halinden fazla bir şey
yitirmemiş. O dükkânı işleten esnaf değişmiş mi değişmemiş mi, pek ayırdına
varamıyorum? Ama her vardığımda kısa ve net konuşan, işine odaklanmış esnaf
tavrı ve mütevazı bir ekmek teknesi görünümü hiç değişmiyor.
1990
yılından beri Pendik'te çok şey değişti. Benim okuduğum Pendik İmam Hatip
Lisesi'nin yerinde yeller esiyor. Bina yıkılalı çok oldu, şimdi arkasındaki
derenin öbür yakası ile birleştirilen arsasına Belediye binası yapılıyor.
Oradan geçerken hep içim sızlar. Neden her şeyden bu kadar çabuk vaz
geçebiliyoruz? Neden kurumların, sokakların, mahallelerin şehirlerin bir tarihi
yok? “Bu şehir sahiden o şehir mi?” diye hayretler içinde
kalıyoruz, zihnimiz geriye doğru her uzandığında. “Bu şehir o eski İstanbul mudur?[1]”
diye sızlanan şair, acaba şehrin tarihine karşı bu hoyratlıktan mı
şikâyetçidir? Şehirlerin tarihi olmadan, kurumların tarihi olmadan insanın bir
tarihi olabilir mi? Tarih, tarih kitaplarından ibaret midir?
Ben,
İstanbul'a göçtüğümüz- taşındığımız demek meseleyi hafifletici olabilir, o
yüzden göçme kelimesini daha yerinde buluyorum-
1990 yılının güzünde orta üçüncü sınıfa başladım. Okulda, Yozgat'tan
geldiğimi söylediğimde "Orası neresi?" diye soran hayli
öğrenciyle beraber öğretmenler de vardı. Hafızam beni yanıltmıyorsa bir tanesi
de Resim dersi hocasıydı.
Ben
adı, sanı çok bilinmeyen bir vilayetten göçüp gelmiş bir genç talebe olarak,
kelimenin tam anlamıyla göçmüş gibiydim. Sanki göçük altında kalmış da yeni
çıkmış gibi şaşkın gözlerle etrafı tanımaya çalışıyordum. Yapım itibariyle
çevremle çok çabuk ünsiyet kuran birisi olmadığımdan arkadaş edinmiyordum.
Öğlen aralarında, boş derslerde ya da okul çıkışlarından sonra Pendik'in Batı
mahallesinde, bahçe duvarlarından envaiçeşit çiçekler sarkan müstakil evlerin
bulunduğu sokaklarda bir başıma yürümeyi çok seviyordum.
Lise yıllarımda, Pendik merkez ile E-5
karayolu arasındaki Boşnak mahallelerinde, tek katlı ya da iki katlı müstakil
evlerin sıralandığı sokaklarda, gözlere ve gönüllere bayram neşesi sunan
çiçekler ve ağaçlarla müzeyyen bahçelerin arasında gezinmek mutadımdı. O
evlerde yaşayan insanların son derece mesut ve bahtiyar olduğuna inanırdım.
Şimdi
o evlerden, sokaklardan, çiçek ve ağaçlardan eser yok. Her birinin yerinde
beton kuleler arzı endam ediyor.
Hay
Allah, çantadan girip mevzuyu nerelere çekip getirdik!
Çantamın
tamiri hususunu sormak üzere geldiğim dükkânın önünde üç beş kişilik sıra var.
Belli ki hayat pahalılığı tamircilere rağbeti artırmış. Ben de onların ardından
sıraya ilişmek üzere yöneliyorum. Sağ tarafta düzgün bir şapkası, kaşe
pardösüsü ve hafif tıraşı gelmiş beyaz sakalı ile orta boy bir ihtiyar amca
var. Yaşı 75 ila 80 arasında olmalı.
İhtiyar,
sıraya ilişmek üzere olan bana öyle sert
bir bakış fırlatıyor ki, olduğum yere çakılıyorum. Sol kolumu, elim açık bir
vaziyette, kırk beş derece havaya kaldırıp kısık bir sesle “Buyurun!” diyorum.
Asker emeklisi olmalı, diye geçiyor içimden.
İhtiyar
buz kütlesi gibi kuyruğa ilişiyor ve önündeki müşterilerin ayrılması üzerine
tamirci esnaf ile yüz yüze geliyor. Esnaf abimiz, içeriden haki renk kumaş bir
paltoyu ihtiyara uzatıyor.
İhtiyar,
paltoyu alıp tamir gören yerini pürdikkat inceledikten sonra, esnaf abiye doğru
başını ağırdan kaldırarak "Borcum ne kadar?" diye
keskin tonlu bir soru yöneltiyor. Esnaf "Yetmiş lira!"
diyor. Bir süre ihtiyarla bakışan esnaf "Yetmiş lira dedim, çok
değil, elli lira işçilik alıyorum." diyor.
İhtiyar granit bir
heykel gibi, konuşmuyor sadece bakıyor. Yüzü bana dönük olmadığı için ifadesini
göremiyorum, ancak soğukluğunu seziyorum. Bir süre öylece baktıktan sonra
ihtiyardan tek kelimelik bir cümle sadır oluyor: Çok!
Esnaf
ağabey duvara çarpmış gibi, ihtiyara biraz hayret eden gözlerle baktıktan sonra
"Çok değil ama sen elli lira ver." diyor. İhtiyarda
canlılık emaresi yok gibi, sanki ayakta donmuş. Esnaf devam ediyor: "Çok
kötü bakıyorsun, öyle kötü baktın ki senden para almayacağım, para verme
sen!" Aklıma nedense Gogol'un “Palto"su geliveriyor.
Bu
arada ben tezgâha yanaşıyor ve çantamı uzatıyorum. Tamirci ağabey çantamı
evirip çevirerek inceliyor ve "Bunun tamiri bizim makinada
olmaz." diyerek beni Finans Bank'ın olduğu pasajda bir çanta
tamircisine gönderiyor.
Gittiğim
tamirci bir başkasına, o da bir başkasına yönlendiriyor. “Bunu Metin abi
yapar.” diyor birisi, o da Erol abiye gönderiyor. Böylece, neredeyse
Pendik'in bilumum pasajlarını dolaşıyorum. En son Pendik İş Merkezinin
bodrumuna iniyorum. İner inmez zihnim beni yine lise yıllarıma sürüklüyor.
Bu
pasaja, bizim Mücahit atari oynamaya geliyordu. “Mücahit” derken kinaye
yapmıyorum; ismi Mücahit... Kendi mücahit mi? Bilmiyorum, halen görüşüyorum,
derviş meşrep bir görüntü veriyor. Belki “Büyük cihat” yapıyordur. Şaka bir
yana, bir keresinde Mücahit beni bu pasaja götürdü. Daha doğrusu o gidiyordu, ben
de yanına takılıp gittim. Biraz jeton alıp atari makinesinin başına geçti.
Kilitlenmiş gibi oynuyordu. Ninja kaplumbağalar dövüşüyorlar, bizim Mücahit
Afgan dağlarında cihat eder gibi, insansı tosbağaları kumanda ediyordu.
O
yıllar Afgan cihadının gündemde olduğu yıllardı. "Afgan dağlarında
kar kucak kucak / Ne ev kaldı ne bark ne de bir ocak /Bizim de evimiz yaz gibi
sıcak/ Kalmak istesen de kalamazsın ki" marşının çokça söylendiği
demlerdi. Afgan kardeşlerimiz Moskof gâvuruna karşı destansı bir mücadele
yürütüyor, Sovyetler Birliği çatırdıyor; sağ, muhafazakâr, İslamcı camia bu
mücadeleyi gündemde tutuyor ve her sahada işliyordu. Hakkını teslim etmek
lazım, bizim Mücahit de bu kabil marşları güzel söylüyordu.
Mücahit,
kendisini atari oyununa iyice kaptırmıştı. Jetonları bitince gidiyor, yeni
jetonlar alıyor, başka bir oyun makinesinin başına geçiyordu. Benim, “Ne
anlıyorsun bunlardan, yazık değil mi parana?” yollu itirazlarıma zinhar
kulak asmıyordu. Ben olsam parama böyle yazık etmezdim. Zaten istesem de yazık
edecek param yoktu.
Bodrum
katta hatıraları tazeleyerek bir tur attıktan sonra, aradığım dükkâna
giriyorum. Selam verip “Kolay gelsin!” diyorum. Çanta tamircisi
ağabeyin dudakları hafif kıpırdıyor, sesi çıkmıyor. Sol yanı bana dönük, içeri
girişimin onun üzerinde hissedilir bir tesiri yok. Elindeki çekiçle tezgâhın
üzerinde bir şeyi döğüyor. Çantayı uzatıp meramımı anlatınca çekici bırakıp
çantayı alarak inceliyor. “Aynısı gibi yaparım.” diyor. “Borcum
ne olur?” diye soruyorum. “Yedi yüz lira alırım.” diyor. “Yedi
yüzden aşağı olmaz mı diyorsun?” diyorum. “Bin diyecektim de yedi
yüz dedim.” diyor. Ben, “O halde çantayı boş olarak yarın
bırakırım.” diyorum. “Gün içinde alırsın.” diyor.
Yüzündeki ifadesizlik dikkatimi çekiyor. Şükür ki “bin” demedi.
Oradan
ayrılıp Cağaloğlu’na gitmek üzere Pendik istasyonundan Marmaray'a biniyorum.
İçimde yazma arzusu depreşiyor. Telefonda yazmaya koyuluyorum. Nasıl olduğunu
anlamadan kendimi Sirkeci’de buluyorum.
Eskader'in
düzenlediği "Bab-ı Âli Sohbetleri"ne katılmak için
Cağaloğlu’na çıkacağım ama vakit daha erken, biraz gezinmeye karar vererek
Eminönü'ne yöneliyorum. Geziyorum ama zihnim yazdıklarımda, arada telefonu
çıkarıp eklemeler, düzeltmeler yapıyorum.
Çantamı
tamir ettirmek niyetimle uç veren yazı uzuyor uzuyor.
Çanta
deyip geçmeyin, onunla sadece kitap, kalem, defter, kulaklık vesaire
taşımıyorum. Türlü hayal, hatıra ve günü geldiğinde içinden çıkarıp enine
boyuna düşüneceğim nice düşünce nüvesi taşıyorum. O bir “modern zaman
heybesi...”
Ya
siz heybenizde ne taşıyorsunuz?
