Kendini Bilmek Umranı: Adalet
Adalet ve emanet, tarihin bir idarede gördüğü en büyük ruh hareketlerindendir. Bunu sağlayan idareler insanî ve dinî asgari şartı karşılamış olurlar. Bir medeniyetin tarihi bu ruh hareketlerinin sürekliliği ile kutsalını tarihleştirir. Böylece prensiplerin hayalî değil gerçek olduğu zamanın sinesine bir abide gibi dikilir. Bu, bir medeniyet ve milletin hafızasında sonsuzluğa akıp giden süreçte devredilen bir ruh mefkûresi olarak sürer gider. Kudüs’ün bu manada medeniyetimiz ve Türk milleti adına öğrettiği önemli derslerden biri adalet ve emanete dair olanıdır. Kudüs adalet ve emanettir; Yahudiler için bile bu böyle olmalıdır.
Tarihi mefkûre ruhçu hareketlerin aydınlığından insanlığı selamet
kıyılarına taşır. Kudüs’te İslam tarihinde yaşanan ötekine dair hareketler bu
cümledendir. Hz. Ömer-Selahaddin Eyyubî- Fatih Sultan Mehmet ve Yavuz Sultan
Selim çizgisinde süregiden bir emannâme süreci bize bunu öğretir. Her biri
büyük fatih olan bu zevatın buradaki uygulamaları başka bir medeniyet dersidir.
Bugün İsrail’in bırakın insanları ağaçlardan bile esirgediği merhamet o dönemde
asırlar boyunca Kudüs semalarından göklere ve yerlere doğru amudi anıtını
tarihin hafızasına dikmiştir. Kudüs gönüldür ve merhamettir; o gönülde
Yahudilere bile yer olmalıdır. Kin ve ihtiras, İslam tarihi boyunca zaferin
yanında hiç durmamıştır.
Kudüs fatihi Hz. Ömer 7. asırda Kudüs ahitnâmesini patrik ile birlikte
imza etti. Hz. Ömer tarafından Kudüs halkına verilen bu ahitnamede şu hükümler
yer almaktaydı:
"Bismillahirrahmânirrahim, Bu,
Allah'ın kulu, mü'minlerin Emiri Ömer'den İliya (Filistin) halkına verilen
emandır. Halife, bu emanı onlara canları, malları, kiliseleri, haçları,
hastaları, sağlamları ve diğer dindaşları adına vermiştir. Kiliselerde oturulmayacaktır.
Bu kiliseler ile kiliselere ait eşyalar, onların haçları, yıkılmayacak ve
mallarını azaltamayacak. Onlar inançlarından dolayı aşağılanmayacak ve onlardan
birisi zarar görmeyecek.” Kurucu bir zihin Peygamberin izinde zamana
üslubunu nakşetmekteydi.
Haçlı işgali
sonrasında Kudüs’ün ikinci fatihi Selahaddin Eyyûbi'nin 12. asırda vermiş
olduğu ahitname maddelerinden birinde “Kamame
Kilisesi Hz. Ömer’in fermanı gereği Hıristiyanların elinde kalacak.” denilmekteydi. Bir
büyük mefkûre asırlara yenilmemiş ve merhamet gücü yenmişti.
15. asırda,
İstanbul'un fatihi, Fatih Sultan Mehmet’i kutlamak isteyenler arasında
Kudüs'ten giden Rum patriği Atnasyos'ta vardır. Fetih'e gelerek önceki İslam
büyüklerinin Kudüs halkına bahşetmiş oldukları fermanları göstererek Fatih
Sultan Mehmet'ten bu hakların devamını sağlayacak bir ferman istemiştir. Fatih
Sultan Mehmet bunun üzerine patrik Atnasyos'a bir ferman vermiştir. “Allah'ın
izni ve Resul-ü Ekrem efendimizin hürmeti ile Kostantiniyye (İstanbul) şehri
feth olunduğunda, her taraf ve kesimden şahlar, krallar ve devlet adamları
devlet merkezi İstanbul'a gelip, fethi tebrik ettikleri günlerde, Kudüs-ü
şerifte bulunan Rumların Patriği Atnasyos ismindeki rahip de kendi arzularıyla
İstanbul'a gelip tebrik ve saygılarını sundu. Ellerinde bulunan ve Peygamber
efendimiz Hz. Muhammed (sav), Hz. Ömer (ra) ve önceki İslam hükümdarlarının
kendilerine vermiş oldukları imzalı, mühürlü fermanları göstererek; bu
fermanlarda bulunan hakları bulundukları yerlerde ayniyle sahip olarak tasarruf
etme haklarının devamını bizden de rica etti… Şimdi Hz. Peygamber (as), Hz.
Ömer (ra) ve geçmişteki hükümdarlar (Sultanlar, Selahaddin Eyyûbi) tarafından
tasdikli fermanlarla ihsan edilen haklar, benim tarafımdan da tasdiklenerek
fermanım olmuştur.” Adalet, merhamet ve eman Türk asırlarında da medeniyet
hafızasında kaybolmamıştı.
Mısır-Suriye
fatihi Yavuz Sultan Selim'in burada 16. asırda Hıristiyanlara vermiş olduğu
ahitnamesinde “Hazret-i Ömer
(R.A.) Hazretlerinin olan Ahidnâme-i Hümayun ve merhûm melik Selâhaddin
zamanından beri verilen evâmir-i şerifeler mûcebince zabt ve tasarruflarında
olan Kamame ve Beytüllahım mağara ve şimal tarrafındaki kapu ve kenise-i
kübrâları, Mar-Ya'kub ve Deyrü’z Zeytun ve Habsü'l-Mesih ve Nablüs ve
keniselerine tâbi' hem-milletleri olan Habeş ve Kıbtî ve Süryanî milletleri,
Mar Ya'kub keniselerinde mütemekkin olan Ermeni patrikleri tarafından zabt ve
tasarruf olunup âher milelden min ba'd bir ferd müdâhele ettirilmemek babında
bu Nişân-ı Hümâyûn-ı saâdet-makrûnımı verdim”yaklaşımıyla
Yavuz, Romen Diyojen’e alicenaplığı öğreten Alpaslan’dan bir nida olur
Kudüs’te. Hz. Ömer’in sadası olur, Selahaddin’in yoldaşı ve Fatih’in kutlu
evladı.
Harp, akabinde
adaletin ruh hareketleri zuhur edecekse kutsal olur. Nurettin Topçu, “Medine’den Malazgirt’e orada büyük fethin
beldesine uzanan ruhu çiğnedikten sonra Süleymaniye’nin eşiklerinde zevki Kâbe
yapan hasta sinirler harbi istiyor. Güneşin sultan olduğu toprakları ter
ederek, Haçlıların varoşlarında viski düellosuna koşan, kalplerinde Hacı
Bayram’ı kovduktan sonra sahne sanatçılarına gönüllerinde taht kuran ulu
ecdadın bugünkü çocukları harbi istiyorlar. Harbi önleyecek kuvvet, aşk ile
merhamettir. Onların bulunmadığı dünyada harp daima beklenecektir” derken
acaba dört yanımızı ateşlerin sardığı savaş tamtamlarının çalındığı bu günlere
ne anlatıyor?
Bugün küçük
zaferlerle başı dönen insanımızın bu büyük fatihlerin ahlakını yeniden anlaması
zamanı gelmedi mi? Hörmetin, merhametin medeniyetinin çocukları daha ne kadar
zaman birbirini kıymaya devam edecek? Düne kadar tarihe ruhun zaferlerini
tanıtan bir milletin çocukları şimdi hangi kuyularda Yusufculuk oynamaya devam
etmektedir. İnsana adalet ve emanet vaad etmeyen hiçbir zafer zamanın adil
hükmünden azade kalamayacaktır. Kudüs kâinatın dileğini kendi dileği yapıp
aşkla müstağni kalıp sonsuzluğa istinat edenlerin dersini anlatırken biz hangi
kin ve öfke davasının peşindeyiz. Akif’in mısralarındaki inleyişle;
|
Ah o din nerde, o azmin, o sebatın dini; |
|
Kudüs’te vuslatın
şartı mazinin büyük ruh hareketlerinin temadisidir... |

