Felluce-Gazze: Allah Azze ve Celle!
"Yerkürede neden 'En Büyük Allah!' diyenler zulme uğruyor? Adı konulmamış bir savaş; jenosit, soykırım, vahşet… hep muvahhidlere karşı? Niçin Moro, Açe, Musul, Kandahar, Ramallah… barut fıçısı; Kopenhag, Newyork, Pekin, Ottova… değil de?”
“Çok düşünme, akla zarar! Bir medeniyeti, yahut fethi var mı, ecnebi alemin?
Köprüler yaptıran, çeşmeler akıtan… Ya modeli, insana sunacak? Tabi ki sen
farklısın. Meyve veren ağaç taşlanır. Aksiyonersin, her hayırda sen varsın.
Reaksiyonersin, tüm şerlere engel. ‘Hayra motor, şerre fren!' Saatin
Kurtuluş'a ayarlı. Geceyi yararcasına tayin etmişsin yönünü.
‘Bütün azalarını harbe çağır'mışsın. Yönelmişsin O'nun huzuruna.
Bir'lemişsin vargücünle. Duyuların alabildiğine açık. Akşamdan kalan ne varsa
akl-ı selim süzgecinden geçirmiş… olan bitene duyarsız kalmamışsın.
Kah bir müjdeli haberle içine girmişsin ekranın… kah 'uzaktan'ı parçalamışsın
duvarlarda. 'Ne hale getirdiler; evreni, seni, beni, hepimizi. Dünyanın
yarısına işkence, göstere göstere gelmiş… diğerine de çatıdan bacadan 'çanak
anten çanak tutmuş.'
'Hele şimdilik beynini doldur, gönlünü sonra…!' diye diye
ellerinden Hayat Kitabı alınan yediliye, hangi soysuz anfide 'çağların
yabancısı bir ses' yankılandı da, Kutsal Belde'nin kurtuluşunu değil, Paskalya
Yortusu'nu kutladılar.'
Kalktın. Yüzün sararmış, gözlerin ateş saçıyor. Pencereyi açıp avazın çıktığı
kadar bağırmak, yırtılmak istedin: 'Biricik evlatlarınızın, pazardan aldığınız
domates kadar da mı kıymeti yoktu? Ana babalık yedirip içirmek, giydirip
kuşandırmak mıydı sadece?'
Arşınladın sokakları. Glaksonları alabildiğine çalan adam camı açıp:
"Kardeş, 'Altılı' var mı buralarda?" der demez, zaten dolusun:
"Oyna, oyna da… siyon senin paranla yeni 'Dökme Kurşun'lar salsın, ölüm
makinaları kussun, kaderde bir akranlarının üzerine!" Henüz kapağı
açılmamış 'üreteni gibi kapkara' kola'ya bakıp, "Dökün şunu lağıma! Bakın
o zaman 'lanetli kavim' nasıl da çark edecek.
Aksi halde zulümde ortaksınız, benden söylemesi!" On yıllar var ki
kitaplar devirmiş, ilm-i haller ezberlemiş eski dostlara uğradın.
Varını yoğunu gaza beldelerine vakfetmiş, gençliğinin baharında yurdunu
yuvasını terk-i diyar eylemişin arkasından: -Adamın yaptıkları şüpheli! -Doğru,
başımıza ne geldiyse onun yüzünden!
Dayanamadın:
"Yahu ne yüzsüz adamlarsınız, suratınızın boyası soyulmuş, kaportanızın
rengi atmış, rot balansa sokmalı sizi! Eliniz sıcak sudan soğuk suya değmez.
Pamuk gibidir, bakımlı yüzünüz. Kombili odalarda ahkam kesersiniz. Ne
seriyyelerde bir gram tuzunuz, ne rıbatlarda uykusuz geçen sabahınız var!
Bilmez misiniz Hak Fermanı'nı:
'Sizden biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?' …… 'Tiksindiniz
değil mi?' O halde hem cedelden uzak kalıp, hem de iyiliğe mani olmayın. Gerçi
sizden kim, ne bekler ki! Ribayı baş tacı etmiş, ruhunuza azap çektirmiş,
bedeninizi ifsat etmişsiniz. Kutsal Mesaj'ı dilinize dolamış…
'…Sizden olan emir sahipleri'ni, azgın totemlerle karıştırmışsınız. Bir değil,
binlerle Frenk askeri gelse yapamayacağı zulmü kanıksamış, içinizden çıkan
Sütçü İmamları kutsal vazife şuuruyla(!) ihbar etmişsiniz."
Çağlayan'da milyonlar, çağlayan olup akıyor, sel olup coşuyor… Mum ışığında
Gazzeli, "Yüz yıl önce mahsun mahsun ayrılan gemi, ne vakit ufukta
görünecek?" umudunu bir kez daha diri tutuyor. Yolun Büyük Meydan'a düştü.
Horlanmış, yok sayılmış, kıro'lanmış yüz binler, bir'e yedi yüz selam yolluyor;
Batı Yakası'na, Gazze'ye. "Herkes sizi aşağılarken ben set oldum önlerine.
Biliyordum, mayanız sağlam. Siz ki Selahaddin'in torunlarısınız. İçerden
dışarıdan çökertemediler sizi.
Tiranlara geçit vermediniz. Ferasetinizle, 'danışıklı dövüş' tuzağını bozdunuz.
Tehlike geçti sanmayın. Kim bilir neler vaat edecekler size, neler…! Said
olasınız, Bilal çağrısında." Şimdi kalbin mutmain mi, olup bitenlere?
Perspektifini geniş tut artık!
Sedat'tan ders çıkarmamış bir Sisi var oralarda. Yasin'i anlamamış Abbas!
Sen otuz bin fersah öteden kaygısız, şaibesiz, makamsız, iltimassız, aferinsiz,
diplomasız, temayülsüz, anketsiz, sicilsiz, Kutlu Önder'inin gönlü gibi berrak
niyazını gönderirken Refah Sınır Kapısı'na, Cebaliye'ye, Beyt Lahun'a, Han
Yunus'a, Mirac'ın Ülkesi'ne …
Leheb'in izini sürenler Şarm El Şeyh'te, Telaviv'de, Pekin'de, -belki de çok
yakınlarda- bir namert eli sıkıp, 'kaybedenlerden' yazılıyorlar. Gücünü
Hakk'tan alan, Başkentli Çeteler'den medet umar mı? Saraybosna'nın kanı henüz
kurumamış, Aliya'nın göz yaşı dinmemişken!
Bir adın kalmalı, İzzettin'le yazılan. Bükülmez bileğin, bir de!
Tarık Sezai Karatepe