"İbrahim"
Yirmi üç
sene evveldi. Seni tanıdım, o sabah. Arka sırada Milli Gazete’yi yutar gibi
okuyor, kazırcasına çiziyor, tarihe not düşüyordun.
Marmara
Edebiyat’ı kazanmıştık, seninle. Amaç değildi okulun, hedefe kilitlenmek için
bir araçtı sadece. Açık kahverengi, kadife montuna gazeteni sarar, Bağcılar
dolmuşuna koşardın.
Belli ki
acelen vardı.
“Teşkilat
bekliyor!” derdin, bilgece. “Gidelim!”
Evine elli
metre var yok, bir mahalle kütüphanen vardı. Akranların, dostların, konu komşu...
kuşatırdı etrafını. Uzağa odaklanmış gözlerin, taze bir kelime haykırırdı,
aniden. Aynı cümleyi iki kez tekrarlamazdın, yeni bir şey söylemek lazımdı.
Uzadıkça
sohbet, bir dünya haritası çizerdin, zihninde. Hayber Geçidi’ndeki zafer, Gazze’deki
direniş, Eritre’deki destansı savunma... sözlerinle yeni bir anlam kazanır, âlem
küçülür küçülür, bir odaya sığardı adeta.
Ülkende
olup bitenler, Grozni’de yaşananlardan bağımsız değildi. "Küfür tek
millet"ti.
Istanbul
avuçlarının içindeydi sanki. Daha İmam-Hatip sıralarında altını üstüne
getirmiştin, koca şehrin. Seni yollara düşüren neydi? Râm olduğun çift minareli
rozet miydi, kavgada ve barışta sembolün...
Evinin
numarası 56873..”ydi, hiç unutmam. Bir keresinde Sedat Yenigün’ün “Bir Şehidin
Notları"nı hediye etmiştin. Gerçi vermesen de, kitaba düşkünlüğümden, alıp
götüreceğimi bilirdin.
Kış yaza
kavuştu. Yalova’da kamptaydık. Yüzmede iyiydin, krosta üstüne yoktu. On dokuz
yaş tecrübesi ne kadar olursa esirgemez, aktarırdın.
Vizyonunu
Siyasetin Duayeni’nden, misyonunu gazetenden alırdın. İnsan kaynakları dedin mi
akan sular durur, bir çırpıda onlarcasını sayardın, yol arkadaşlarının...
Sabır,
savaş, zafer; olmazsa olmazıydı hayatın. Sevgi ile donanıp, merhametle
kuşanmak bu olsa gerekti.
Açık
denizlere yelken açmak, dünyayı dolanmak isterdin; tebliğin gitmediği bir nesne
kalmasın diye. Halık’a ta’zim, mahluka şefkat’ti, parolan. Yaşanmayan teori,
sinede yüktü. Pratiği olmayan, fikir hamalıydı. Kölesiydi teorinin.
Haliç
Caddesi 63 numara dile gelse neler anlatırdı, neler... Gecenin on ikisinde
nereden bulurdun minibüsü de, kırmazdın bizleri.
Fetih Yurdu’na
gelirken, bir Şubat soğuğunda Yiğit Adam’ı maveraya uçuran taşlara bakmadan
edemezdin. Metin’le özdeştin, Sedat’la sırdaş.
Fikirtepe
bir okuldu, inanan yüreklere. Fakülte’nin anfisinde işaret parmağını göğe
kaldırarak, çağırıyordun kendine, yabancı her kim var ise...
Onlarcasını
saysam yüzlercesinin darılacağı bir dost ikliminde, durmak nedir bilmeden
koşuyor koşuyordun...
"Yaradan’ın
yolunda yirmi üç saat çalışıyorsan bir saatin boşa geçmiş!" diyordu,
yasaklı lider. Kim ki yasaklanmış, halk sevmişti bir kere. Asıl çıldırtan bu
idi, darbeci cuntayı.
Bu idi,
"Her an yeniden doğarız / Bizden kim usanası!"
“Dergi
çıkaralım!”
“Çıkaralım!”
MGV’nin
ilk üniversite dergisini çıkarmak sana, bana, Ahmet Çetin’e ve Erol’a nasip
olmuştu. Yazıları topla, imlâyı düzelt, bilgisayardan çıkar, matbaaya ver,
matbaadan al, sırtında taşı, fakulte fakulte dağıt, yenisini hazırla...
Yorucu ama
tatlı bir uğraştı. Ahmet, atom karınca misali çalışır; sense yiğitçe
göğüslerdin eleştirileri. Benim bir yılımı aldı, "uzatmalar"a
kalmıştım. Değmişti ama, hizmet için olduktan sonra. Nihayet, "Her Şey Hak
İçin!"di.
Rüzgâr
beni Sivas yollarına, Ardahan steplerine, Çemişgezek ovalarına, Bartın
yaylalarına, Ankara düzlüğüne savururken, sense karış karış dolaşırdın Anadolu
coğrafyasını...
Çırpınman;
emek, alın teri, özgürlük içindi. Karadenizli ruhunda vardı; yılgınlığa
düşmemek," yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer"e koşmak, adımlarını
sıklaştırmak, safları düzgün tutmak, Selam Yurdu’na bir azıkla gitmek.
Sağ sol
savurganlığıyla bezmiş belediye memuruna, “Varsın ve bu ülkede ve olmalısın!”
demiş, "Hakkınızı arayın. Hakkınızı kaybederseniz, şerefinizi de
kaybedersiniz!" Ali buyruğunu baş tâcı etmiştin.
Sen
inandın, üyen inandı, emek mücadelesinde zafere taşıdın kitleni. Yüz binler,
üretimden gelen gücünü kullanmayı öğrendi, sayende.
Yine
yollardaydın. An geldi, takdir vuku buldu. Bitmeyen enerjin, sinerjiye dönüştü
sadece. Eller senin için kalktı, on dört gece. Bir gün aramıza dönersin diye,
nemli gözlerle bekledik yolunu.
Şeb-i Aruz’unmuş
meğer, yaklaşan. Ölüm Meleği yanı başında belirdi. On binler yasa büründü. Ne
ki bu acı, seni dünya gözüyle görememekti bir daha.
Şahitliğe
hazır, on binler hep bir ağızdan:
“Adam gibi
adamdı. Hak davanın neferiydi. Hayatı gibi naaşı da ders verdi. Onu yalnız
bırakmadı, “Savunan Adam!”
Şimdi
gidiyorsun. Fakat, Âzâların Dile Geleceği Gün’de bir Kevser başında komşu olmak
dileğiyle, umudunu Öte Dünya’ya taşıyorsun, koca İbrahim!
Tarık
Sezai Karatepe